"KAWHI HARİKA BİR OYUNCUYDU...
...fakat lider falan değildi."-Gregg Popovich
How You Feel - Fat Jon ♪
Bu ligin kötüleri de iyileri de vardı hep. Biz ateşli duygularla onları sevdik ve onlardan nefret ettik. LeBron kötüydü, yeteneklerini South Beach'e taşımış ve altıdan fazla yüzük kazanacağını gevşek bir edayla dünyaya bildirmişti. Nowitzki iyiydi, LeBron'un egosunu patlatıp efsane bir şampiyonluk almıştı. Kevin Durant kötüydü, lig rekoru kıran takıma katılıp yüzük için haysiyetini satmıştı. Lebron iyiydi, yenilmez denen takımı yenip onlara hak ettikleri mağlubiyeti tattırmıştı. Bu dinamik NBA'in standart servisi oldu yıllardır, başka takımlar adına heyecanlanmayı da böyle öğrendik seyirciler olarak. Ancak bazı takımlar vardı ki onların kötülüğü farklı ve enderdi, onlardan nefret etme sebeplerimiz egolarından fazlası olmuştu. Detroit'in ismiyle yaşayan unutulmaz Bad Boys kadrosu mesela, oyunu indirdikleri seviye öyle çirkin bir yumruk kavgası olmuştu ki, başarılı olsunlar olmasınlar, kötüydüler işte. Çoğu hüküm giymiş oyunculardan oluşan Jail Blazzers da bu tip takımlara bir örnekti, Malice at the Palace sabıkalısı Pacers'ı da çok iyi anmıyoruz. Zamanında ağızda bıraktıkları tat kötüydü ama zaman her şeyin ilacıdır derler, biz de tam olarak bu yüzden basketbolun bu gerçek kötü çocuklarına bugünden geri dönüp baktığımızda gerek potansiyelleri, gerek başarıları bir yerinden tutup onlara hak ettikleri övgüyü sunabiliyoruz. Kimse Bad Boys'un başarısının hakkını vermekten imtina etmiyor artık, Pacers'ın o tatsız olaya kadar çizdiği yükselen başarı grafiğine değinebiliyor, sadece yetenek baremi baz alınarak kurulan o Portland kadrosunun ne kadar çılgın bir deney olduğundan bahsedebiliyoruz. Bütün bunlar bir kenara, her şey bittiğinde bu antipatik Clippers takımından en ufak bir iyilikle bahsedebileceğimizi hiç zannetmiyorum ki bu da 2020 Clippers'ı tarihin en kötü kötü çocukları yapar.
Hafızaları tazeleyelim: Los Angeles Clippers, an itibariyle kadrosunda: Sloven Luka Doncic'in yüzüne "Bitch Ass White Boy," diye bağırmış Montrezl Harrel'ı, zamanında Jae Crowder'a "Kadınsı hareketleri var," demiş, Dallas serisinde ayak bileğinden sakat Doncic'i sakatlamaya yönelik harekette bulunmuş, ardından Doncic'in yüzüne yumruk atmış Marcus Morris'i, ligin en tatsız trash talkerlarından olan, üstelik bu sezon Playofflarında karşılaştığı iki takımın yıldız oyuncuları hakkında pasif agresif yorumlar yapmış olan Patrick Beverley'i, önceki sene inanılmaz bir buzzer beaterla elendiği seri sonrası "Siz ne derseniz diyin, kötü bir şuttu," diyecek kadar tevazudan; bu şutun sahibi Damian Lillard'la aradan geçen bir yıla rağmen sosyal medyadan tartışmayı devam ettirecek kadar olgunluktan uzak Paul George'u barındırıyor. Şampiyonluğun en büyük adaylarından biri olan bu takımın topladığı antipatinin haddi hesabı yok. Sportmen olmayanın sporseverler tarafından takdir edilmesi beklenemez.
Bu takım özelinde oluşan antipatiye hafifletici sebep arayacak olursak, bunu Kawhi'da aramalıyız, çünkü sürünün lideri o. İnsanlarla kurduğu iletişim çok sınırlı olduğundan adamın karakteriyle ilgili elimizde pek fazla veri yok, yakın olduğu insan sayısı da epey sınırlı. Zamanında çok yakınlarından biri olan Gregg Popovich'in yuvadan uçan oyuncusuyla ilgili sarf ettiği en akılda kalıcı şey de şuydu:"Kawhi harika bir oyuncuydu fakat lider falan değildi." Bu sözler o dönem büyük bir yankı uyandırmış, koçun ekşi tavrını bu ayrılığı hazmedemediğine yoranlar çok olmuştu. Haksız da sayılmazlardı, bu beyanda bulunduğunda ortada herhangi bir gelişme ya da sıcak haber yoktu, Popovich neredeyse durduk yere söylemişti bunları. Sezon bittikten, Playofflar başladıktan sonra da bu beyanın ne kadar hatalı bir beyan olduğu kanıtlanmış gibiydi, Kawhi takımını Playofflar boyunca sırtlamış, sonunda Toronto'ya ilk şampiyonluğunu hediye etmişti. Tarih kazananları yazıyor en nihayetinde, Kawhi Leonard'ın adı da kazananlar listesindeydi. Sonra Kawhi, taraftarların onun en başından beri kiralık olduğunu bildiği şehri terk etmiş ve memleketi Los Angeles'a dönerek LeBron'a pençe bilediğini cümle aleme ilan etmiş. Bizler de bir yıl boyunca Playoffları beklemiş, taht kavgaları için gün saymıştık, öyle bir etkisi vardı Kawhi'ın. Kawhi bir kazanandı.
Ta ki bugüne kadar.
Los Angeles Clippers asla iyi anılmayacak. Kötülerin tek geçiş hakkı olan galibiyet faktörü artık onların sahip olduğu bir şey değil, galibiyet iddiasını üzerine kurduğu Kawhi Leonard'ınsa hiç değil. Tarihin en yüzdeli maç kazanan, iki kez Finaller MVPsi, iki kez Yılın Savunma Oyuncusu olmuş, tarihteki tek yedinci maç kazandıran şutu atmış Kawhi Leonard artık bir kazanan değil. 3-1 öne geçtiği seri eşitlenmiş, kader maçı oynanıyorken ikinci yarıda 11'de 1 isabetle oynayıp iki sayı kaydeden bir adamın benim gözümde Paul George'dan farkı yoktur, zira Paul George da aynı yarıyı üç sayıyla noktaladı. Her şey bittiğinde galibiyetler kalır geride ki kazanan sıfatı birinde kalıcı olmak için her şeyin bitişini bekler, o zamana kadar emanettir onda. Kawhi da bu sıfatın doğasını en sert şekilde öğrenmiş oldu.
Belki de Popovich en başından beri haklıydı, Kawhi iyi bir lider değildi. Ancak tarih kazananları yazıyor demiştik, o yüzden Kawhi dosyasını bırakıp dümenimizi hikayenin iyi çocuklarına, muzaffer Denver Nuggets'a kıralım. Nuggets'ın yolu açık, enerjisi bol, şansı yaver olsun. Gerçi ne olursa olsun, onların ardında bırakacağı tabir efsane oldu artık.
Efsane. Denver Nuggets'ın ardında bırakacağı tabir bu. NBA Playofflar tarihinde 3-1'den geri dönmeyi başarmış takım sayısı 17 Ağustos 2020'ye kadar on birdi, bugün itibariylese on üç ve bu iş artık bir çocuk oyuncağı olmaktan çıktı. Şampiyonluk adaylarını konuşurken değinmiş olalım diye plase olarak yazdığımız Denver Nuggets, aktif oyuncular içinde en yüksek galibiyet yüzdesine sahip olan son finaller MVPsi Kawhi Leonard önderliğindeki Clippers'ın fişini çekti. Başka bir kanala geçtik artık, bu kanalda underdog falan yok.
Nuggets bize ne izletti? Günahıyla sevabıyla eşsiz bir oyuncu olan Nikola Jokic'in yüksek posttan oyun kurduğu, genel teamülün tersine bir pivot-guard ilişkisiyle hücum eden, çok yönlü kanatlarıyla oyunun her alanında çeşitli seçenekler sunan bir basketbol izletti. Batıyı üçüncü bitiren bu ekibin çekirdeği oluşturulduğundan bu yana çok güçlü ve çok zayıf yanları vardı ve biz en rafine basketbol sohbetlerinde Nuggets konuşurken hepsini sayıp döktük: Jokic tarihin gördüğü en akıllı pasörlerden biriydi, iki maçından birinde 40s/13r/15a yapabilirdi ama koca götlüydü, kilo alıyordu ve berbat bir savunmacıydı; Murray'in hücumda kötü yaptığı bir şey yoktu ama takımın ona verdiği güven kontratının altını doldurabilecek bir yetenek gibi de görünmüyordu; Gary Harris'den perimetre savunmacısından başka bir yol olmayacağı belli olmuş, Michael Porter Jr. ise büyük bir kumardı. Denver muhabbeti uzarsa Craig veya Millsap de konuşulabilirdi ama işin aslı bu değildi. İşin aslı, Los Angeles için ateşlenen taht kavgası varken mevzunun Nuggets'a gelmeyeceğiydi. İsterse takımlarındaki on beş oyuncunun on beşi de sahaya çıkıp katkı verebilecek olsun, Denver'ın şampiyonluk getirecek bir yıldızı yoktu. Sezonu kaçıncı bitirdikleri, Bubble performansları hatta çeyrek finalde 3-1'den geriye dönüşleri bile "Ne güzel, çocuklar oynamış," tadında bir tepkiden fazlasını getirmeyecekti onlara. Büyük adamların ligiydi NBA ve Denver büyük adamların en büyüklerinden ikisini harcayınca bu iş çocuk oyuncağı olmaktan çıktı.
Lakers'ın Denver'ı 4-2 eleyeceğini varsaymadan önce şapkamızı önümüze koyup kendimize anlatmamız gereken bazı gerçekler var: Başarı hiçbir zaman tesadüf değildir. Nikola Jokic, benzerine zor rastlayacağımız yeteneklerden biri, Jamal Murray'in de sorumluluk almak, maç kapatmak ve karakter koymakla ilgili eleştirilebilecek bir yanı kalmadığını gördük artık. Bu ikili, Los Angeles takımlarındaki ikililerden, sezon başında baktığımızda dişli gördüğümüz Houston ikilisinden, Bucks ikilisinden, Dallas ikilisinden ya da rekabetçi gördüğümüz herhangi bir takımın herhangi ikilisinden aşağı kalır bir ikili değil. Denver, herhangi bir eşleşmede kaybeden tarafa rahatlıkla yazabileceğimiz bir takım değil. Eğer bunda anlaştıysak, konferans finali göremeden elenmiş kaybedenlere bir bakalım. Los Angeles Clippers, an itibariyle kaybedenler tanımının vücut bulmuş halidir. Bu ekip sadece bir Playoff eşleşmesi kaybetmedi, aynı zamanda sempatisini, anlamını, karakterini ve taht üzerindeki iddiasını kaybetti. Los Angeles Clippers her şeyini kaybetti.
![]() |
| Bir zamanlar Clippers'ın genç oyuncularına beslediği umudunun sembolüydü bu adam |
Bu ligin kötüleri de iyileri de vardı hep. Biz ateşli duygularla onları sevdik ve onlardan nefret ettik. LeBron kötüydü, yeteneklerini South Beach'e taşımış ve altıdan fazla yüzük kazanacağını gevşek bir edayla dünyaya bildirmişti. Nowitzki iyiydi, LeBron'un egosunu patlatıp efsane bir şampiyonluk almıştı. Kevin Durant kötüydü, lig rekoru kıran takıma katılıp yüzük için haysiyetini satmıştı. Lebron iyiydi, yenilmez denen takımı yenip onlara hak ettikleri mağlubiyeti tattırmıştı. Bu dinamik NBA'in standart servisi oldu yıllardır, başka takımlar adına heyecanlanmayı da böyle öğrendik seyirciler olarak. Ancak bazı takımlar vardı ki onların kötülüğü farklı ve enderdi, onlardan nefret etme sebeplerimiz egolarından fazlası olmuştu. Detroit'in ismiyle yaşayan unutulmaz Bad Boys kadrosu mesela, oyunu indirdikleri seviye öyle çirkin bir yumruk kavgası olmuştu ki, başarılı olsunlar olmasınlar, kötüydüler işte. Çoğu hüküm giymiş oyunculardan oluşan Jail Blazzers da bu tip takımlara bir örnekti, Malice at the Palace sabıkalısı Pacers'ı da çok iyi anmıyoruz. Zamanında ağızda bıraktıkları tat kötüydü ama zaman her şeyin ilacıdır derler, biz de tam olarak bu yüzden basketbolun bu gerçek kötü çocuklarına bugünden geri dönüp baktığımızda gerek potansiyelleri, gerek başarıları bir yerinden tutup onlara hak ettikleri övgüyü sunabiliyoruz. Kimse Bad Boys'un başarısının hakkını vermekten imtina etmiyor artık, Pacers'ın o tatsız olaya kadar çizdiği yükselen başarı grafiğine değinebiliyor, sadece yetenek baremi baz alınarak kurulan o Portland kadrosunun ne kadar çılgın bir deney olduğundan bahsedebiliyoruz. Bütün bunlar bir kenara, her şey bittiğinde bu antipatik Clippers takımından en ufak bir iyilikle bahsedebileceğimizi hiç zannetmiyorum ki bu da 2020 Clippers'ı tarihin en kötü kötü çocukları yapar.
Hafızaları tazeleyelim: Los Angeles Clippers, an itibariyle kadrosunda: Sloven Luka Doncic'in yüzüne "Bitch Ass White Boy," diye bağırmış Montrezl Harrel'ı, zamanında Jae Crowder'a "Kadınsı hareketleri var," demiş, Dallas serisinde ayak bileğinden sakat Doncic'i sakatlamaya yönelik harekette bulunmuş, ardından Doncic'in yüzüne yumruk atmış Marcus Morris'i, ligin en tatsız trash talkerlarından olan, üstelik bu sezon Playofflarında karşılaştığı iki takımın yıldız oyuncuları hakkında pasif agresif yorumlar yapmış olan Patrick Beverley'i, önceki sene inanılmaz bir buzzer beaterla elendiği seri sonrası "Siz ne derseniz diyin, kötü bir şuttu," diyecek kadar tevazudan; bu şutun sahibi Damian Lillard'la aradan geçen bir yıla rağmen sosyal medyadan tartışmayı devam ettirecek kadar olgunluktan uzak Paul George'u barındırıyor. Şampiyonluğun en büyük adaylarından biri olan bu takımın topladığı antipatinin haddi hesabı yok. Sportmen olmayanın sporseverler tarafından takdir edilmesi beklenemez.
![]() |
| Her şey biter, galibiyetler kalır geride |
Bu takım özelinde oluşan antipatiye hafifletici sebep arayacak olursak, bunu Kawhi'da aramalıyız, çünkü sürünün lideri o. İnsanlarla kurduğu iletişim çok sınırlı olduğundan adamın karakteriyle ilgili elimizde pek fazla veri yok, yakın olduğu insan sayısı da epey sınırlı. Zamanında çok yakınlarından biri olan Gregg Popovich'in yuvadan uçan oyuncusuyla ilgili sarf ettiği en akılda kalıcı şey de şuydu:"Kawhi harika bir oyuncuydu fakat lider falan değildi." Bu sözler o dönem büyük bir yankı uyandırmış, koçun ekşi tavrını bu ayrılığı hazmedemediğine yoranlar çok olmuştu. Haksız da sayılmazlardı, bu beyanda bulunduğunda ortada herhangi bir gelişme ya da sıcak haber yoktu, Popovich neredeyse durduk yere söylemişti bunları. Sezon bittikten, Playofflar başladıktan sonra da bu beyanın ne kadar hatalı bir beyan olduğu kanıtlanmış gibiydi, Kawhi takımını Playofflar boyunca sırtlamış, sonunda Toronto'ya ilk şampiyonluğunu hediye etmişti. Tarih kazananları yazıyor en nihayetinde, Kawhi Leonard'ın adı da kazananlar listesindeydi. Sonra Kawhi, taraftarların onun en başından beri kiralık olduğunu bildiği şehri terk etmiş ve memleketi Los Angeles'a dönerek LeBron'a pençe bilediğini cümle aleme ilan etmiş. Bizler de bir yıl boyunca Playoffları beklemiş, taht kavgaları için gün saymıştık, öyle bir etkisi vardı Kawhi'ın. Kawhi bir kazanandı.
Ta ki bugüne kadar.
Los Angeles Clippers asla iyi anılmayacak. Kötülerin tek geçiş hakkı olan galibiyet faktörü artık onların sahip olduğu bir şey değil, galibiyet iddiasını üzerine kurduğu Kawhi Leonard'ınsa hiç değil. Tarihin en yüzdeli maç kazanan, iki kez Finaller MVPsi, iki kez Yılın Savunma Oyuncusu olmuş, tarihteki tek yedinci maç kazandıran şutu atmış Kawhi Leonard artık bir kazanan değil. 3-1 öne geçtiği seri eşitlenmiş, kader maçı oynanıyorken ikinci yarıda 11'de 1 isabetle oynayıp iki sayı kaydeden bir adamın benim gözümde Paul George'dan farkı yoktur, zira Paul George da aynı yarıyı üç sayıyla noktaladı. Her şey bittiğinde galibiyetler kalır geride ki kazanan sıfatı birinde kalıcı olmak için her şeyin bitişini bekler, o zamana kadar emanettir onda. Kawhi da bu sıfatın doğasını en sert şekilde öğrenmiş oldu.
Belki de Popovich en başından beri haklıydı, Kawhi iyi bir lider değildi. Ancak tarih kazananları yazıyor demiştik, o yüzden Kawhi dosyasını bırakıp dümenimizi hikayenin iyi çocuklarına, muzaffer Denver Nuggets'a kıralım. Nuggets'ın yolu açık, enerjisi bol, şansı yaver olsun. Gerçi ne olursa olsun, onların ardında bırakacağı tabir efsane oldu artık.






Yorumlar
Yorum Gönder