HER AYIN ELEMANI

 

Radio - Keith Murray  

    LeBron James yeniden NBA finallerinde ve biz dünyalılar buna o kadar çok alıştık ki artık bunu takdir edemiyoruz. 

    2020 itibariyle yaklaşık on dokuz senedir mercek altında olan biri LeBron. Kendisi bir profesyonel atletle ilgili yazılabilecek her şeyin yazıldığı ender durumlardan birinin keyfini sürüyor: Medya dünyasında mimiklerine kadar her şeyiyle yer bulabilmiş iki basketbol oyuncusundan biri, diğerinin kim olduğunu söylemeye bile gerek yok. Yine de not düşelim, Majesteleri bile bu ayrıcalığı bu kadar uzun süre tatmamıştı.

    Dile kolay, 19 yıl. Sağlıklı bir spor kariyerinin meyvelerini toplayan bir atlet için bu, iyi ihtimalle görkemli bir kariyerinin baştan sona anlatısı olabilir. LeBron'un durumuysa daha farklı, o hâlâ sahada ter döküyor. Henüz iki gün önce oynanan maçın son periyodundaki performansıyla Batı Finalleri'nin fişini çekti, takımının otuz birinci, kendisinin onuncu NBA finallerine giden yolun kaldırım taşlarını emin bir edayla döşedi. Kontratını düşünürsek iki, fiziksel durumunu ve oğluyla beraber forma giyme isteğini düşünürsek en az dört yılı daha var Kral'ın. Kimsenin hakkında konuşmaktan bıkmadığı adamla ilgili envai çeşit şey dinlemeye bir süre daha devam edeceğiz. 

    Şanı kariyerinin önünde yürüyen LeBron'un ezici lise yılları ve tarihin en genç Mr Basketball'ı oluşu bir tarafa, dünya çapında bir üne kavuşması 2002 yılına tekabül eder. On yedi yaşındaki lise efsanesinin Sports Illustrated'in kapağı için verdiği poz 'The Chosen One' başlığıyla basılır ve olaylar gelişir. Bugün sırtındaki 'Chosen 1' dövmesinin de, dünyanın en çok konuşulan sporcusu olmasının da müsebbibidir bu manşet. Onu bir retrospektifle yansıtmak istesek bu yazının defalarca okuduğumuz şeylerden çok bir farkı olmayacağının farkındalığıyla, yazıyı LeBron'un uzaylı olup olmadığını sorgulama çizgisinde tutmak istediğimi belirteyim. Mustafa Topaloğlu, hadi yine iyisin.
    
    Bugün NBA Twitter'ında bir geyik olan 'adam otuz beş yaşında len' muhabbetinin ne kadar bayat bir anlatıya dönüştüğünün farkındayım ama samimi olmak gerekirse, adam on yedi yaşındayken kendisine yüklenen 'ligin sefirisin, aslansın, seçilmiş kişisin' beklentisinin altında ezilmemiş olmasının ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu anlayabildiğimizi zannetmiyorum. Şöhretin ve gençliğin rüzgârıyla kayıp giden yıldızları sayacak olursak, bu oyuna ve bu hayata tutunmuş adamların misliyle hüzünlü hikâyeye rastlayacağımıza emin olabilirsiniz. Jordan'la kafa kafaya yazılan kolej canavarı Len Bias'ın doz aşımından ölümü, aç kalma kaygısıyla kendisine teklif edilen 21 milyon doları reddeden Latrell Sprewell'i iflasa götüren kibri, kolej başarısıyla çıktığı yükseklerden, ilk yılın ardından NBA'e (dolayısıyla yetişkinler dünyasına) gittiğinde yere çakılan Darius Miles'ın düşüşü ve daha bir sürü başka ismin hikâyesi bize aynı şeyi anlatır: İnsan denen hayvanın mental gücünün sınırları vardır. Yine de, aklınıza gelen bütün üzgün hikâyelerin başrollerinden çok daha büyük bir beklenti ve sorumlulukla çok daha genç yaşta karşılaşmış LeBron James'in, her şeyin içine etmek bir yana, kehaneti yerine getirebilmiş olmasının akıl alır bir yanı yok. Herkesin favori basketbol konu başlığı LeBron dünyanın beklentisini omuzlarına alalı o kadar uzun zaman oldu ki, bizler için haber değeri taşıyan LeBron durumları, (geçen sene kaçırdığı Play-o
fflar, serinin çoğu yerinde takımın en iyi oyuncusunun AD gibi görünmesi vs.) LeBron'un kariyeri için unutulmaya mahkûm detaylar olabilir ancak. 
    

    On beş yaşında draftlara girebilse lotaryadan gidecek bir adamın NBA kariyeri de, başlıkta uygun görüldüğü gibi seçilmiş kişi kehanetinin altını dolduracak cinsten oldu. Henüz bitmemiş bu kariyer şimdiye kadar defalarca farklı dönüm noktasında noktalanmış olsaydı dahi aksini iddia edemezdik. Ateşli bir Jordan hayranı, LeBron nefretçisi, Donald Trump, Pat Riley, Skip Bayless ya da Michael 
Jordan'ın ta kendisi değilseniz, bu söylediğimde bir haklılık payı olduğunun farkındasınızdır: LeBron James, dünyanın en gördüğü en büyük süper yıldızlardan biri ve bu liste sadece sporculardan oluşmuyor. Yine de argümanımızın selameti için tartışmayı basketbolcularla sınırlayıp, kariyer bazında büyüklük tartışmasını 'Basketbol tarihinde hiç kimse...' ekseninde tutuyorsak, bu şekilde başladığımız epey bir cümlenin tek istisnasının LeBron James olduğunun farkındayızdır. Bu, LeBron'u dünyanın en sempatik sporcusu yapmıyor olabilir ama bunun onu parkeye adım atmış en büyük isimlerden biri yaptığı kesin. LeBron'un on yedi yıllık kariyeri 3.96 ortalamalı bir transkriptten farksız. Bu muhteşem karneye Vikipedi'den ulaşmak yarım saniyenizi alır, bu vesileyle ben de onun kariyer başarılarını sıralamayı pas geçiyor ve liste yapma hakkımı birazdan kullanmak üzere saklı tutuyorum. LeBron James'in mükemmel bir basketbolcu olduğunu anlamak için atom mühendisliği gerekmiyor. 

    2003 yılında lige giren LeBron'un kariyerinin zirvesinin tam olarak nerede olduğuna karar vermek oldukça zor. Bu belirsizlik LeBron'u da rahatsız etmiş olmalı, geçen sene (belki de bu sene, karantina ve lige ara derken zaman kavramı kalmadı) medya üzerinden yürüttüğü antipatik #WashedKing hikâyesiyle kariyerinin sonbaharına hâlâ adım atmadığını cümle aleme bildirme ihtiyacı duydu çünkü. Buna gerek var mıydı bilmiyorum, medya zaten onun kariyerini onun yerine hikâyeleştiriyor. Estetik kaygı bir tarafa, şapkamızı önümüze koyup bir de biz bakalım duruma: Normal bir sporcunun kariyerini konuşurken onun yükselişi, pik noktası ve düşüşünü bir kağıt kalem yardımıyla görselleştirmek mümkün, işimiz bittiğinde kağıdın üzerinde bir tepecik oluyor. Konu LeBron olduğundaysa çizdiğimiz şey Kaçkar Dağları'na benzer bir şey oluyor ister istemez. Bu tepe-sıradağ kıyaslamasının vurucu bir yönü de, klasik anlamda senaryo yazımında karakter arkı denen şeyle benzerliği. Ana karakterin senaryo içinde değiştiği herhangi bir hikâyede karakterin yolculuğu da yekpâre bir tepeye benzer: Çok özetleyerek anlatmak gerekirse, klasik bir senaryoda karakterin büyük olaylar yaşamadan önceki hayatından bahsedilir, karakter yolculuğu boyunca bir ya da birçok zorlukla değişir ve yükselen (ya da alçalan) bir grafik çizer, (Dipnot: Senaryoda Hollywoodvari bir etki yaratmak için gerçek zirveden önce küçük bir yalancı zirve ve düşüş eklenebilir ama şimdilik boş verelim bunu)  zirveye çıkıp büyük problemi çözer (ya da dibi görür) ve değişmiş biri olarak başladığı yere dönerek o tek başına tepeyi tamamlar. Keşke kağıt kalem olsaydı da bu kadar uzamasaydı şu muhabbet be.

    LeBron'u nasıl değerlendireceğiz peki? En iyi LeBron diye bir kavram var mı gerçekten? Fiziksel kapasite desen, yılların ondan bir şeyler götürdüğü malûm ama neredeyse her sene oyununa eklediği bir şeyler olduğunu da biliyoruz, fiziksel pike kariyer piki dememiz çok doğru olmayacak. "En kötü sezonlarını düşünüp eleyerek ilerleyelim," desek, geçen seneki sakatlığı ve çaylak sezonu hariç diğerlerinden çok da aşağı kalır bir sezonu olmadı (2011 Finalleri dediğinizi duyar gibiyim, her ne kadar finali LeBron'un alnına çalınmış en büyük kara olsa da 2011 onun için iyi bir sezondu). Az önce bahsettiğim teknik detay da bu değerlendirmenin zorluğuna dair büyük bir işaret aslında. LeBron'u normal bir insanı değerlendirir gibi değerlendiremeyeceğiz, LeBron'u bir uzaylı gibi değerlendireceğiz. Büyüklük göreceli bir kavram olduğundan, LeBron'un ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu uzaylı olmayan oyuncuların kariyeriyle yan yana koyup anlamayı deneyebiliriz. 2003 yılında lige seçilen oyunculardan ikisi hariç (Carmelo ve Kyle Korver) tamamı emekli oldu ve Chris Paul istisnası hariç 2007 (Kevin Durant) draftına kadar ligde aktif ve süper yıldız kalibresinde oynayan bir oyuncu yok. Bu arada LeBron bu yıl ligin en değerli oyuncusu yarışı ikincisi oldu. Ekmeğini penetreden ve penetre üzerinden kurduğu oyunla yaratan LeBron'un fiziksel gücünün onu farklı kıldığını biliyoruz ama bir başka fiziksel anomali olan 2008 girişli Russell Westbrook'un atletizm pikinin LeBron'unkiyle kesişip LeBron'dan önce düşmesi akıl alır şey değil. Russell adına konuşmuyorum, LeBron adına konuşuyorum; normal bir fiziksel pik Russell'ınki kadar oluyor çünkü. 


    LeBron, 48.551 dakikayla sahada en uzun süre bulunmuş sekizinci NBA oyuncusu. Bu yüksek motor kullanımına rağmen kariyerinin tek ciddi sakatlığını geçen sene geçirdi ki bu da bir kasık sakatlığıydı, oldukça ciddi ve tekrar etme riski olan bir sakatlık ancak quadriceps gibi dejeneratif olmayan, aşil ya da kırılma gibi iyileşen oyuncuların atletizminden bir şeyler götüren sakatlıklarla bir tutabileceğimiz bir sakatlık değil. Yolu sakatlıktan geçmemiş, sezon içinde neredeyse maç kaçırmayan LeBron gibi oyuncular için kullanılan tabir Demir Adamdır ve LeBron Demir Adam'ın üçüncü filmidir. Bu Demir Adam titrindeki en büyük hak sahibi LeBron'dur demiyorum, bu titrin asıl sahibinin 1,611 maçla Robert Parish olduğu açıktır ancak Parish'in sahada kaç dakika geçirdiğine bakarsak, LeBron'un sekizinci olduğu listede on sekizinci olduğunu görürüz. Aynı listede aktif bir oyuncu aradığımızda, henüz emekliliğini duyurmamış ancak NBA günleri muhtemelen sona ermiş Pau Gasol'ü 29., LeBron'un draft sınıfı arkadaşı Carmelo'yu 35. sırada buluruz. Listeye neresinden bakarsak bakalım, Kareem Abdul-Jabbar hariç hiç kimsenin sahada LeBron kadar uzun süreli, LeBron etkinliğinde boy gösterdiğini iddia edemeyiz. Yazının başında şöhret ve gençlikle kaybolup giden oyunculardan bahsetmiştim, bir o kadar da müthiş yeteneğinin taşıması beklenen kariyeri sakatlıklarla kısa kesilmiş hayal kırıklığı sayabiliriz: Benimle aynı gün doğmuş olan Brandon Roy (nasıl bilgi ama), Greg Oden, Grant Hill*, Penny Hardaway, Pete Maravich... Liste uzar gider.

    Şimdi, bütün açık yürekliliğimizle kendimize şunu soralım: Basketbol tarihinde oyunu bu kadar uzun süre bu kadar yüksek bir seviyede oynayan kaç kişi vardır? Kaç kişinin omuzlarına imkansız bir beklenti yüklenmiş ve bu çağrıya kariyerinin büyük bir kısmında** kaç kişi cevap olabilmiştir? LeBron, spor tarihinin çoğu alanında bir enigmadır, her yıl vücudu için harcadığı para, izlediği yöntemler, alıp verdiği kiloları da geçiyorum, saçlarının alnının neresinde bittiğini anlamak bile mümkün değil adamın. Bütün bunlar ışığında ona uzaylı muamelesi yapmakta beis görmüyorum. Herkes zamana yenilir ama bunu bilmiyor olsak, LeBron bizi bu savaşı bir şekilde kazanacağına ikna edebilirdi. 

    2009'da Detroit'i öldüren LeBron kimse, bu LeBron o. Bu Playofflar boyunca "35 yaşındaki bir basketbolcudan çok mu şey bekliyoruz acaba," tarzında konuşmalar oldu arkadaşlar arasında. Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde performansına tam puan veremeyeceğimiz, yer yer suskun olduğu Denver serisini izlediğimdeyse LeBronla ilgili beklentilerin sınırının olmaması gerektiğine ikna olmuştum. Dediğim gibi, günahsız bir LeBron da değildi hani Denver'ın karşısındaki adam: Akıl tutulması yaşadığı, sayı bulamadığı maçlar oldu. Savunmanın iplerini bıraktığı, içeriyi zorlamaktan imtina ettiği, tuhaf şutlar denediği periyotlar izledik, yer yer hayat belirtisi göstermeyi dahi bıraktı. Hepsi bir kenara, maçın temposuna karar veren, bir tarafta ağırlık göstermeyi bildi LeBron, serinin kendi performansı adına en kötü maç sonu olan ikinci maçın son periyodunda oyunun hücum tarafında verdiği korkunç taraflar için ipe gönderilmeyi ne kadar hak ettiyse, komple bir defans oyuncusu olarak artı yazdığı savunma tarafı için her türlü takdiri hak ediyordu. Benim en sevmediğim LeBron istatistiği olan asist departmanında parladığı maçlar oldu, takımına yazdığı verimli sayıların (köşe üçlükleri ya da pota dibi smaç/turnikeleri) asistleri içinde yükselen payını gördükçe çenemi tutmak zorunda kaldım. Bunlar LeBron'un komple bir oyuncu olduğu için daha kolay takdire tabi olan tarafları tabii ki.

    2009 LeBron'uyla 2020 LeBron'unu aynı kefeye koymamın asıl sebebinin bu saydığım taraflar olmadığının farkındasınızdır. LeBron James, iki senedir "ulan bitiyor mu artık bu adam," tartışmalarına nokta koyabilecek tek bir şey gösterebilirdi bize, onu da bu serinin sonunda gösterebildi: LeBron James hâlâ kafasına göre potaya gidip yumuşak bitirebiliyor. LeBron potaya gidebildikçe 2003 de, 2009 da, 2013 de, 2016 da, 2018 de 2020yle yorum farkından ibaret. Bunu az yapsın, çok yapsın fark etmez, tehdit etmesi yeter. Bir domino etkisiyle oyununun diğer yönlerini de açıyor bu: İçeri girebilen LeBron, yerçekimiyle etrafına topladığı savunmanın deliklerinden yarı sahanın herhangi bir yerine pas atabilir ya da önüne kattığı bir savunma oyuncusunun etrafından veya üzerinden sayıyı bulabilir. Potadan çapraza açılarak şut atabilir, sırtı dönük oynayabilir, topu kaldırıp orta mesafe yollayabilir. LeBron James bir koçbaşı gibi potaya vurabildikçe gerçekten her şeyi yapabilir. Her şeyi yapabilen LeBron'un ödül ve başarılarının boyunu geçtiği de malum.

    Her ayın elemanı LeBron, kariyeri boyunca bize bir çok masal anlattı ve biz de sevelim sevmeyelim, bu masalları dinleyip yıllarımızı geçirdik. Öyle çok, öyle çeşitliydi ki bu masallar, geçen yılları saymayı unuttuk galiba. Belki biraz yavaş, biraz yorgun ama son on senenin dokuzunda final oynasa zamanın kendisi bile yorulurdu. Bir uzaylının dünyadaki 35. yılının sonuna gelirken, bazı şeylerin değişmediğini gördüğümde içimde tanıdık bir heyecan hissediyorum: Basketbol hâlâ beş kişilik takımlarla oynanıyor, top aynı top, pota aynı pota ve LeBron hâlâ potaya gidebiliyor. 

    Hoş geldin kral, öldün sandık ödümüz koptu.



 *Grant Hill'in durumu biraz farklı. O, kariyeri erken bitenlerden değil ancak 99'-00' sezonunda yaşadığı talihsiz sakatlığın Detroit Pistons sağlık ekibince yanlış anlaşılması üzerine yetenek tavanının müsaade ettiğinin çok altında bir oyuncu olabildi. Hill, LeBron'dan önceki LeBron'du.
   **2011 :) 
 

Yorumlar

Popüler Yayınlar